Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
Lefkoşa
Gazimağusa
Girne
Güzelyurt
İskele
Pristina
USD47,57
%0.06
EURO54,77
%0.05
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Ahmet Hasdemir
  4. GURBETÇİNİN ÖLÜMÜ
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

GURBETÇİNİN ÖLÜMÜ

1960’larda Anadolu’da özellikle Sivas’ta tarımsal üretim hala düşük verimli ve geleneksel yöntemlere dayanıyor, bu yüzden çiftçiler geçim zorluğu yaşıyordu. Rahmetli babaannem; genç yaşta beş çocukla kaldığını, onların evlenip çoluk çocuğa karıştıklarında hiçbir şeyin yetmediğini, iki gözü iki çeşme iki oğlunu nasıl gurbete gönderdiğini, nasıl acılar yaşadıklarını sıklıkla anlatırdı. Göçün ana nedenleri ekonomik sıkıntılar, iş imkanlarının sınırlılığı ve geçim kaygısıydı. Özellikle Avrupa’da işçi açığının artmasıyla, Almanya ve Hollanda gibi ülkelere göç edenlerin sayısı hızla arttı. Ayrıca İstanbul gibi büyük şehirlere de iş bulmak ve daha iyi yaşam koşulları arayışıyla göç edildi.
Ancak Avrupa’ya adım atan ilk işçiler, burada sadece bir ekmek kapısı değil, aynı zamanda zor ve yıpratıcı bir hayat buldular. Almanya’nın, Hollanda’nın fabrikalarında, Belçika’nın kömür madenlerinde en ağır işlerde çalışarak, düşük ücretlerle geçimlerini sağlarken aynı zamanda kimliklerini korumaya çalıştılar. Avrupa, o gün ucuz iş gücüne muhtaçtı; ancak onları, hak ettikleri gibi karşılamadı. Her şeye rağmen “biraz sermaye edinir döneriz,” dediler ama dönemediler.
Dün çok sevdiği vatan toprağına eşinin yanına defnettiğimiz aile büyüğümüz Kemal amcam da babamla birlikte bu acı gurbetin yolunu tutanlardan biriydi. Hayatının en kıymetli zamanlarını Hollanda’da geçirdi, tam atmış yıl. Ama ne yaşadığı yere tam anlamıyla ait olabildi ne de Türkiye’deki köklerinden tamamen kopabildi. Gençliğini gurbet ellerde harcarken, hep bir gün doğduğu topraklara dönme hayaliyle yaşadı.
Avrupa’ya ilk giden işçiler, yalnızca gurbette vatan hasretini değil, aynı zamanda acı bir yabancılık duygusunu da tecrübe ettiler. Almanya’nın, Hollanda’nın sokaklarında “yabancı” olarak anılmak, aidiyetlerini sorgulamalarına neden oldu. Kendi topraklarında olduklarında ise “Almancı” damgası üzerlerindeydi. O yüzden, nereye gitse kendini tam olarak ait hissedemedi bu insanlar. Garip ve sahipsiz kaldılar.
Bugün, Avrupa’da yaşlanmış Türk göçmenlerin çoğu, belki de bu aidiyet boşluğunun en acı yüzüyle karşı karşıya. Kimileri, gönüllü çalışmalara ya da cami derneklerine katılarak kendilerine bir sosyal alan yaratmaya çalışıyor. Kimileri ise evlerine kapanıp, ölümü bekliyorlar. Ama ne yapsalar da iki dünya arasında sıkışıp kalan bu insanların hayatı, çoğu zaman özlemle yoğrulmuş yalnız bir sonla noktalanıyor. Amcam Kemal gibi, birçok gurbetçi, doğduğu toprakların özlemiyle, bir gün dönme umuduyla yaşarken, hayatlarını yaban ellerde tamamlayıp gurbette son nefeslerini veriyorlar.
GURBETÇİNİN ÖLÜMÜ
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Sivas SRT ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!