ANKARA – BHA
Eğitimci-Türkolog Hayat Aras, yazısında şu ifadelere yer verdi:
”Galsan Çinag’la buluşacağımız yerin Tahtakuşlar olduğunu öğrendiğimde heyecanım iki katına çıkmıştı. Bir yolculukta iki güzelliği birden yaşayacaktım: Uzaklardaki atam, ulu kam ve büyük yazar Sengel Tuvası Galsan Çinag’la buluşacak; aynı gün Kazdağları’nın eteğinde yaşayan Tahtacı Türkmenlerini yakından tanıyacaktım. Sengel’in bilge kişisi Galsan ile Tahtakuşlar’ın can kardeşleri… Araya giren sayısız yılları ve binlerce kilometreyi tek bir bakışta eriten, zamanın ve mesafelerin unutturamadığı o gizli akrabalık, Kazdağları’nın esintisinde yüz yüze gelmişti. O gün, bu iki adın aynı hikâyenin içinde nasıl kökleneceğini ve tek bir yazgıda nasıl düğümleneceğini henüz bilmiyordum.
Eski adı “Kuşlar Bayırı” olan Tahtakuşlar, Kazdağları’nın gölgesine sığınmış köklü Tahtacı Türkmen yurtlarından biridir. Onları, “tahtacılık” mesleğiyle anıp geçmek, titizlikle sakladıkları, özenle korudukları, büyülü kültür dünyasının eşiğine basmadan dönmek olur. Bu eski topluluğun Kazdağları’ndaki ayak izlerini sürdüğümüzde, karşımıza çıkan o bitimsiz göçerlikten yerleşik hayata geçiş hikâyesi bizi asırlık bir yolculuğa çıkarır. Toroslar’ın zirvelerinden Kuzey Ege’nin koyaklarına kadar keçe çadırlarında, mevsimlerin peşinde yaylak-kışlak bir düzenle yaşam süren Tahtacılar; ormana adanmış hayatlarını zamanla toprağa bağlı yeni bir yaşam pratiğiyle harmanlamışlardır. İşte bu konar-göçer yalıtılmışlık, onların uzak topraklardan getirdikleri kimliklerini bugüne ulaştırmalarını sağlamıştır.
Sıradan bir coğrafya unsurunun ötesinde olan Kazdağları, köyün ardında tüm heybetiyle yükseliyor. Sarıkız efsanesi çevresinde anlatılanlar, ziyaret tepeleri, dilekler, kurbanlar, ağaçlara bağlanan bezler dağın insan hayatındaki manevi yerini yüceltiyor. Ağaçlardaki çaputları görünce Moğolistan’daki ovoolar, Tuva’daki ovaalar ve diğerleri geldi aklıma. Dağlarda, geçitlerde, yol boylarında taşlarla yükselen, bezlerle işaretlenen, insanların önünde durup saygıyla dilekte bulunduğu o kutsal yerleri düşündüm. Ayrı tarihlerin ve süreçlerin içinden gelen insanlar dağı, ağacı, suyu, mezarı, atayı hangi anlamlarla hayatlarının içine ve merkezine alıyor? Birbirine bu denli benzeyen uygulamaların ardında ortak bir kök tarih mi, kültürel temas mı, yaşanılan çevrenin doğurduğu yakın insan refleksleri mi, yoksa birbirinden bağımsız gelişmeler mi bulunuyor? Bu soruların ardından zihnim, Kazdağları’nın esintisinden yeniden Sengel’e döndü.
Galsan Çinag, Moğolistan bozkırları ile Altaylar’ın kesiştiği bu zamansız dünyanın içinden, kamların ve göçerlerin felsefesiyle süzülüp gelmişti. Onun çocukluğunun geçtiği Sengel bölgesinde; Tuvalar, Kazaklar, Moğollar ve Altayların yerel boyları çok kültürlü bir bütünlük içinde bir arada yaşamaktadır. İşte o gün Sengel; tüm bu o

















