ANKARA – BHA
Akademisyen ve Haber7.com yazarı Prof. Dr. Nuray Çetin, “Bir forma, bir çocuk ve tahammül-süzlük” başlıklı yazısında dikkat çekici ifadelere yer verdi:
“Bir forma, bir çocuk ve tahammül-süzlük”
Futbol, milyonlarca insanı ortak bir heyecan etrafında buluşturan önemli bir toplumsal olgudur. Bir takımın formasını giymek, o takımın renklerini taşımak, zaferine sevinmek ve mağlubiyetine üzülmek futbol kültürünün doğal unsurlarıdır.
Kendi adıma, Galatasaray ve Fenerbahçe kazandığında ya da kaybettiğinde bu iki takıma da büyük bir sevgisi olan biri olarak sevinir ya da üzülürüm. Ancak her durumda, rakiplere karşı kötü bir düşünce beslemek veya incitici davranmak aklımın ucundan bile geçmez…
Rekabetin ölçüsünün kaybedildiği, rakibe karşı düşmanlığın normalleştiği ve fanatizmin aidiyetin önüne geçtiği durumlarda sporun birleştirici nitelik taşıması imkansızdır.
Taraftarlık ve fanatizm arasındaki ayrımı doğru yapmalıyız.
Taraftarlık, bir kişinin gönüllü bir biçimde bir takıma bağlanması ve o takımın başarısından mutluluk duymasıdır.
Fanatizm ise bu bağlılığın akılcı sınırlarını aşarak, kendi takımını mutlak bir doğruluk alanına, rakip takımı ise düşmanlık nesnesine dönüştürmesidir.
Taraftar, takımının kazanmasını ister; fanatik ise rakibin kaybetmesini ve hatta yok olmasını kendi varlığının vazgeçilmezi gibi görür.
Tehlike, rekabetin düşmanlığa ve farklı olana tahammülsüzlüğe dönüşmesiyle başlar; bu da rakibi, insani özelliklerinden soyutlanmış bir “öteki” haline getirir.
Geçtiğimiz günlerde kendisini tribün lideri olarak tanımlayan birinin absürtlükleri bunun çarpıcı örneklerinden biriydi. Ama daha da kötüsünü yaşadık; ne yazık ki, üç yaşındaki bir çocuğun rakip takım formasını giydiğinde öfkelenen ve çocuğu ya da ailesini hedef alan davranışlara tanık olduk…
Üç yaşındaki bir çocuk futbol rekabetinin anlamını bilecek yaşta mı? Hangi takımın formasını giydiğinin ne önemi var ve bu ne şekilde bir tehdit oluşturabilir?
Buradaki asıl sorun, rakip takıma karşı bir sevgisizlik değil, farklı olana tahammül edemeyiş ve “öteki”ni düşmanlaştırma anlayışıdır.
Küfür, aşağılayıcı tezahüratlar, rakip taraftarı insanlıktan çıkaran ifadeler, sosyal medyada tehditler, hakemleri sürekli düşmanlaştırma ve futbolcuların ailelerini hedef alma gibi davranışlar, fiziksel şiddetin zeminini hazırlamaktadır.
Şiddet önce dilde meşrulaşır, ardından davranışlarda normalleşir ve sonuçta fiziksel eyleme dönüşür. Bu nedenle mücadele, stadyumlardaki kavgaların ötesine geçmeli ve şiddeti besleyen kültürle de etkin bir şekilde yürütülmelidir.
Spor psikolojisi açısından taraftarlık, güçlü bir sosyal kimlik mekanizmasıdır. İnsanlar kendilerini bir grubun parçası olarak tanımlayıp, başarısını kendi başarılarıyla ilişkilendirebilirler.
Futbol şiddetini sadece birkaç “kötü taraftarın” davranışı olarak görmek yetersizdir. Sorunun, bireysel, psikolojik, sosyal, kültürel ve kurumsal boyutları vardır.
Bir yöneticinin sürekli olarak rakip kulübü veya hakemi hedef göstermesi, bir medya kuruluşunun her maçı “savaş”, her hakem kararını “skandal” olarak sunması taraftar davranışları üzerinde büyük etki yaratır.
Futbolun dili bu nedenle

















